‘Taze Yazılar’ Kategorisi için Arşiv

Masumiyet Müzesi’nden Kalanlar

Salı, 23 Eylül 2008

 kopek.bmp

Bir İkizler burcu ve edebiyatla haşır neşir bir babanın kızı olarak kitap okumayı çocukluğumdan beri çok severim. Babam iyi bir okuyucu, iyi bir konuşmacı ve aynı zamanda eskinin sıkı öztürkçeci yazarlarından biriydi. Biriydi diyorum çünkü babam da pek çoğumuz gibi hayatın dayatma ve sorumluluklarına boyun eğmek durumunda kalmış ve hayallerini ancak hobi düzeyinde sürdürebilmişti. 

Annemle evlemeden önce ve evliliklerinin ilk yıllarında bir sürü edebiyat dergisinde yazılar yazmış, o zamanın en meşhur mizah dergilerinden olan “Papağan”ın açtığı öykü yarışmasını kazanmış, Varlık yayınlarının her yıl yayınladığı edebiyat seçkisinde öyküleri yeralmıştı. 

Edebiyat çevresinden bazıa arkadaşlarıyla kaderleri 2-3 sayı yayınlandıktan sonra kapanmak olan bir sürü dergi çıkarmışlardı. Örneğin benim adım sanıldığı gibi rüzgardan değil, babamın o yıllarda çıkarttığı edebiyat dergisinden gelir.   (more…)

Aile Dizimi mi? Aile Dizisi mi?

Salı, 26 Ağustos 2008

suclu.jpg

Beni tanıyanlar bilir, bir dakika boş oturamayan, sürekli birşeyler okuyan araştıran, hatta aynı anda hem TV seyredip, hem kucağımdaki laptopla birşeyler yazan hem de  birilerine laf yetiştiren huzursuz bir tipim. 40 yaşıma gelmeme ve bir sürü okula, eğitime, seminere gitmiş, programa, çalışmaya katılmış, ya da tamamlamış olmama rağmen, arada durup, “daha ne öğrenebilirim  bu hayatta?” diye düşünürüm. Öyle anlardan birinde internette gezerken aklıma bir anda “şu aile dizimi denen şey ne ola ki?” cümlesi geldi ve  araştırmaya başladım. 

Aile Dizimi ile ilgili bir iki arkadaşımın deneyimlerinin ve 1-2 yabancı filmden aklımda kalan sahnenin dışında pek bir bilgim yoktu. Türkiye’de bunu yapan ya da öğreten birileri var mı diye araştırdığımda karşıma “Hellinger Enstitüsü Türkiye” ile Mehmet Zararsıoğlu, Owokun’dan Svagito ve Halise Baydar isimli bir hanımın siteleri çıktı. Açıkçası hepsini biraz karıştırdım ama önyargıyla ya da beklentiyle gitmeyeyim diye de tekniğe dair çok şey okumadım. Hem Owokun’a hem de Hellinger Türkiye’ye eğitim başvurusu yaptım. Sonunda Hellinger Türkiye’nin Ağustos’daki  seminerine yedek listeden girdim. 

(more…)

ZAHİRİ

Çarşamba, 06 Ağustos 2008

 kitten_string.jpg 

Bazı olaylar, bazı insanlar, bazı karşılaşmalar insanın yaşamını değiştirebiliyor. Son yılların moda kavramı farkındalık ve aydınlanmayı ben de sık sık cümlelerimin içinde geçirirken aslında tam olarak da bunların nasıl birşey olduğunu pek bilmediğimi dün gece farkettim. 

Evet, Astroloji, Geçmiş Yaşam Terapisi, bunların öncesinde yaptığım bazı spirituel çalışmalar, gittiğim psikiyatristler ve aldığım eğitimler zaman zaman ayılmama toz perdesinin kalkmasına sebep olmuştu, hala da oluyor. Ama dün gece ilk defa tüm bunların hepsinin sonucunda, bildiğim, farkettiğim ama anlamlandıramadığım şeylerin adını koydum. 

Kendimi, bir ipin ucunu dişleri ve patileriyle tutmuş, o ipi sağa sola çekiştiren, ama bir türlü yumağı göremeyen bir kedi yavrusu gibi de tanımlayabilirim. Dün gece ben, aslında biz demeliyim, çünkü Berna da aynı durumdaydı, ipin ucunun bizi götürdüğü  yere gitmeyi başardık, hatta yumağı da  bulduk, hatta yumağı yere atan ve diğer ucuyla benim, bizlerin kaderini ören o “plan”la da müşerref olduk. 

(more…)

Gün Olur Devran Döner, Herkes Yerini Bulur

Çarşamba, 02 Temmuz 2008

cinar.jpg 

Yaşım tamamını deneyimlemeye yetmese de, ülke sorunlarının akşam yemeklerinde konuşulduğu, aydın, cumhuriyetçi ve laikliğe sonuna dek inanılan bir evde büyüdüm. Babam 1950′leri, Menderes dönemini bize masal gibi anlatırdı. Yapılan hatalar, gücü eline geçirdiğinde kendini “tanrı” sanmalar, adaleti, dürüstlüğü hiç sayarak verilen ödünler ve hepimizce bilinen malum son.

O dönemde 1960 ihtilaline çok sevinen babam, yine de Menderes ve arkadaşlarının maruz kaldığı “saygısız” yargılama sürecinden rahatsız olduğunu ekler, hatta “bugünleri ve yaşananları gördükten sonra, Menderes’i ve o üç çocuğu boşuna astılar”derdi.

Sabah sabah aklıma niye bunlar geldi diye sormama gerek yok, çünkü şu anda 1960 ihtilali öncesinin oyların çoğunluğunu eline geçirmiş ve gözünü hırs bürümüş Demokrat Parti hükümeti dönemini birebir yaşıyoruz. Dün gazetede gözaltılarla ilgili haberleri görünce babamı aradım, biraz kaygıyla konuştuktan sonra “sonları benzemez inşallah” dedi.

  (more…)

Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Sürü Şey Var

Salı, 10 Haziran 2008

yas.jpg

Şu canına yandığımın dünyasına geleli üç gün sonra tam 40 yıl bitmiş olacak. 40 önemli bir yaşmış, gelince anladım. Hatta güzel bir yaş. Çünkü 20’ler “ilk”ler ve heveslerle, 30lar para pul, evlilik, çocuk unvan,

kabul görme telaşıyla geçiyor. Hayatta ne yapmak istediğini insan ancak 35’ten sonra anlıyor. Daha erken anlayanlar da vardır mutlaka, benim kafam biraz kalındı, ben 35’de anladım.  

Tabi iş anlamakla bitmiyor. 35 yaşına geldiğinde rotası önceden çizilmiş, ambarları ağır yüklerle dolu bir büyük gemiyi yöneten kaptan olarak buluyor kişi kendini ve tüm bu ağırlıklarla rotayı değiştirmek, tornistan etmek için epey bir yük atmak, epey bir beklemek gerekiyor. Dolayısıyla kişi ancak kırklarda  otuzbeş de başladığı değişime doğru ilerliyor. 

(more…)

Bir Prag Gezisinden Kalanlar

Çarşamba, 30 Nisan 2008

prag-156.jpg

Eski büyük binalar, cetvelle çizilmişçesine düzgün ve aynı hizada, ıssız sokaklar, yeşillikler içinde aralıklı evler, tarihin her adıma sinmesi, binalarda, yollarda, köprülerde her yerde heykeller, içinden nehir geçen ve bu yüzden güzelleşen bir şehir, nehrin üstünde köprüler, kuklalar, seramikler, kristaller,çinko kupalarla dolu mağazalar, komünizmi tarihlerinde silmek ya da üstünü tamamen örtmek istercesine, kapitalizmin simgesi mağaza zincirleri ve marka ürünler satan dükkanlar, sokaklarda “itching”le yapılmış tablolar, müzisyenler, dilenmekten utandıkları için yere tamamen eğilmiş yüzleri aşağıda para isteyen dilenciler, turistler, kafeler, kafelerde hatıralar; Nazım’ın oturduğu masada,  yani kafe Slavia’da yeşil melekli tablonun altında çay içmek, Kafka’nın kafesinde Kafka’nın bol tarçınlı, konyaklı çayını tadmak, Milena’yla tanıştığı kafeyi arayıp adının değiştiğini öğrendiğinde hayal kırıklığına uğramak, çekçe bile olsa tüm kitapçıları dolaşıp, kitapları karıştırmak, her vitrinde Orhan Pamuk’un kitaplarıyla karşılaşmak, beyaz tenli insanlara bakmak, elinde bir harita ile sokak isimlerine baka baka bir şehri keşfetmeye çalışmak, Agarta caz klübünde Herbarium’u dinlemek, zamanı, mekanı, düşünceleri yitirmek, öylesine, tasasızca dolaşmak, her yeni şeyle şaşırmak, Kafka’nın karanlık Prag’ını 3 gün boyunca güneşli pırıl pırıl bir havada dolaşmak. Kafayı resetlemeye gidiyorum demiştim ya hakikaten öyle yaptım.  

Başka yerleri, başka hayatları, olasılıkların sonsuzluğunu, yaşamın insana her an sürprizler hazırladığını farketmek için biraz uzaklaşmak iyi geliyor. Ben Prag’ı çok sevdim.  

Bir sonraki durak, -daha karar vermedim ama düşünmesi bile iyi geliyor- St. Petersburg ya da Barcelona olabilir. Neden olmasın? 

Yağmurlar içindeydi Prag

 

Bir gölün dibinde gümüş kakmalı bir sandıktı

 

Kapağını açtım

 

İçinde genç bir kadın uyuyordu

 

Camdan kuşlar arasında

 Nazım Hikmet

Ya hep ya da hep!

Çarşamba, 12 Mart 2008

2992565219.jpg 

Neden bilmiyorum, hayatta hep her şeyi birden olmak istedim. Çok başarılı bir öğrenci, çok sevilen bir arkadaş, çok okuyan bir insan, çekici bir kadın, iyi bir yazar, sorumlu bir çalışan, onunla çalışanları yönlendiren ve geliştiren bir yönetici, nazik bir komşu, yücegönüllü bir hayırsever ve verici ve sevecen bir anne vs. vs. 

Bu paragraftan da anlaşılabileceği gibi benim “olmak istediklerim” listesi yıllar geçtikçe kabardıkça kabardı. Hatta öyle bir hale geldi ki, artık ben de kaç maddeden oluştuğunu hatırlamıyorum.  İnsanların özgeçmişime baktıklarında “ay bu kadar şeyi ne zaman yaptın?” demelerine hala şaşırıyorum, çünkü orada yazılı olanlar ve hatta onların bilmediği, ama benim bildiklerim de bana hala çok az geliyor. Kendimi zamanını çar çur etmiş biri gibi hissediyorum, çünkü listede olan ve hala yapamadığım o kadar çok şey var ki! 

(more…)

Bize de mi lo lo lo?

Cuma, 01 Şubat 2008

920023952.jpg

Az önce “297 Akademisyen Türbana Destek Bildirisi  Verdi” başlıklı haberi okurken, bu bildiriyi imzalayan Prof.’lerden birinin adını da yazıda görünce bir kez daha “pes” dedim. Siteyi takip edenler bir önceki “pes”i bu kişinin eşinin AKP’den milletvekili seçildiğini duyduğumda dedigimi “Kişibaşına Düşen Milli Gelirle Kumaş Fiyatları Arasındaki Korelasyon” başlıklı yazımdan anımsayacaklardır. 

Bir zamanlar Güneydoğu Anadolu’nun  ülkücü çocuğu, 9 kardeşli ailenin kendini aklıyla kurtarmış ve fakat sonra o aileden tamamen kopmuş oğlu, 1992’lerin sıkı Mesut Yılmaz’cısı, bu Prof arkadaşımız ve ülkemizin en solcu gazetesinde de çalışmış eşi, bir anda bir rüzgarla dini bütün kişiler haline geliverdiler. 

Hayır, bu Prof arkadaşım harika aşk şiirleri yazmasının yanısıra, o zamanlarda da özgürlükleri savunurdu, şimdi hakkını yemeyeyim. Ama hangi özgürlükleri savunduğuna bakınca biraz şaşırıyor insan. Hep beraberken Pub’dayken bir akşam, bir başka arkadaşımız yan odasındaki İngilizlerden gelen sevişme seslerinden çok rahatsız olduğunu ve utandığını söyleyince, “bırakın insanlar aşkı, da seksi de sonuna kadar yaşasın, ne güzel böyle sevişebilmek” demiş ve benden o zamanlar bir on puan almıştı. O zamanlar henüz evlenmediği şimdiki AKP’li milletvekili hanımefendinin de yarı erotk fotoğrafları odasında asılıydı.  

Köprülerin altından çok sular geçti, herkes Türkiye’ye döndü, şimdi 16 yıl sonra bu bildiride adını görünce içim cız etti. Sen yine şiir yazmaya devam be arkadaşım, bu boyalar sırıtıyor üstünde, akıyor ucuz ucuz. 

Hatırlar mısın, Sevim’lerin evinde bir yaşgününde “Mesut Yılmaz çok ilerici” demiştin de ben de sana “ilericilik senin durduğun yere göre değişen bir kavram, senin olduğun yerden bakınca öyle görünebilir ama benim olduğum yer için fazlasıyla geride” demiştim. 

Sen benim sandığımdan da gerideymişsin meğer!

ÇENE ALTI versus OMUZ ÜSTÜ

Çarşamba, 30 Ocak 2008

a2.JPG

Rüzgarın esişini enselerinde hiç hissetmeden yaşayanlara,

Sıcak bir yaz günü kendilerini umarsızca denize atamayanlara,

İnancı korkmak ve utanmak sananlara,

Bir bezle kendini diğer insanlardan daha iyi, daha saf, daha yüce sananlara,

Tüm kırılmışlıklarını başkalarında tedavi etmeye çalışanlara,

Kendi akıllarından, yüreklerinden, kararlarından çekinip söz hakkını başkalarına bırakanlara İsmet Özel’den bir şiir:

Ağlamadan
dillerim dolaşmadan
yumruğum çözülmeden gecenin karşısında
şafaktan utanmayıp utandırmadan aşkı
üzerime yüreğimden başka muska takmadan
konuşmak istiyorum.

Not: Resimde münafık Meltem 1994 yılında omuzları açık, başında şapka, kırmızı elbiseyle evlenirken:)))

Huzur, Aşk, Mutluluk ve Bütünlük

Pazartesi, 07 Ocak 2008

photo0485.jpg

Bir insan bir başka insanın hayatını ne kadar değiştirir? Bu sorunun yanıtını sürekli aynı şekilde almaya başladım artık: Çok, hem de çok. Daha önce de Hakan Astroloji’nin kapılarını, Diba geçmiş hayatlarımın kapılarını bana açarak hayatımı tamamen değiştirmişlerdi.

(more…)