Geniş, uçsuz bucaksız bir bataklık, tek tük yeşil otlar, sen bu bataklığın ortasındasın, bataklığın iğrenç kokusu bütün bedenine sinmiş, kuru bir yer bulmak, bataklığın durağan suyuyla yüzünü, gövdeni yıkamak istiyorsun, ama tertemiz yıkanmana imkan olmadığını çok iyi biliyorsun, oradan çıkman gerekiyor, çıkman, dışarı atlaman gerekiyor, aksi halde çamura düşeceksin ve ayağın sürçecek olursa, sendelersen, yeniden sürünmek zorunda kalacaksın, büyük bir utançla, bir suyun ve çamurun ortasında.
Uzak, belirsiz bir yerde bir ışık parlıyor gibi, oraya doğru gidiyorsun –sürünüyorsun demek daha doğru belki- ışığa doğru, ışık ince bir aralıktan sızıyor; bu bir ev, bir kapı, o kapıya kadar sürünüyorsun, dokunmak için elini uzatıyorsun, sonunda açmayı başarıyorsun, bir rüzgar sesi duyuyorsun, ama rüzgar yok, geniş bir mekanda bir ışık çemberi gözünü kamaştırıyor, o çembere ulaşmak için sürünerek gidiyorsun, sonra sağlam bir tahta düşemede ayağa kalkıyorsun ve birden çırılçıplak olduğunu fark ediyorsun ve önündeki ufuk bomboş, hiçbir şey görmüyorsun. (more…)