Bir Prag Gezisinden Kalanlar
Çarşamba, 30 Nisan 2008Eski büyük binalar, cetvelle çizilmişçesine düzgün ve aynı hizada, ıssız sokaklar, yeşillikler içinde aralıklı evler, tarihin her adıma sinmesi, binalarda, yollarda, köprülerde her yerde heykeller, içinden nehir geçen ve bu yüzden güzelleşen bir şehir, nehrin üstünde köprüler, kuklalar, seramikler, kristaller,çinko kupalarla dolu mağazalar, komünizmi tarihlerinde silmek ya da üstünü tamamen örtmek istercesine, kapitalizmin simgesi mağaza zincirleri ve marka ürünler satan dükkanlar, sokaklarda “itching”le yapılmış tablolar, müzisyenler, dilenmekten utandıkları için yere tamamen eğilmiş yüzleri aşağıda para isteyen dilenciler, turistler, kafeler, kafelerde hatıralar; Nazım’ın oturduğu masada, yani kafe Slavia’da yeşil melekli tablonun altında çay içmek, Kafka’nın kafesinde Kafka’nın bol tarçınlı, konyaklı çayını tadmak, Milena’yla tanıştığı kafeyi arayıp adının değiştiğini öğrendiğinde hayal kırıklığına uğramak, çekçe bile olsa tüm kitapçıları dolaşıp, kitapları karıştırmak, her vitrinde Orhan Pamuk’un kitaplarıyla karşılaşmak, beyaz tenli insanlara bakmak, elinde bir harita ile sokak isimlerine baka baka bir şehri keşfetmeye çalışmak, Agarta caz klübünde Herbarium’u dinlemek, zamanı, mekanı, düşünceleri yitirmek, öylesine, tasasızca dolaşmak, her yeni şeyle şaşırmak, Kafka’nın karanlık Prag’ını 3 gün boyunca güneşli pırıl pırıl bir havada dolaşmak. Kafayı resetlemeye gidiyorum demiştim ya hakikaten öyle yaptım.
Başka yerleri, başka hayatları, olasılıkların sonsuzluğunu, yaşamın insana her an sürprizler hazırladığını farketmek için biraz uzaklaşmak iyi geliyor. Ben Prag’ı çok sevdim.
Bir sonraki durak, -daha karar vermedim ama düşünmesi bile iyi geliyor- St. Petersburg ya da Barcelona olabilir. Neden olmasın?
Yağmurlar içindeydi Prag
Bir gölün dibinde gümüş kakmalı bir sandıktı
Kapağını açtım
İçinde genç bir kadın uyuyordu
Camdan kuşlar arasında
Nazım Hikmet
